|
Sosyal Açılımlı Din Hizmeti
Tarih: 02.10.2009
İslâmî bakış açısı ile din
hizmetinin özü “tebliğ” kavramında anlamını bulur. Tebliğ, her Müslümanın bire
bir sorumlu olduğu bir “görev”dir. Ancak din gibi kutsal bir kurumun hayata
yansıtılması faaliyetleri bireysel ve sonuçta tercihe bağlı bir yaklaşımla
başarıya ulaşamaz. Başarı için bilinçli ve sistemli bir bilgilendirme ve eğitme
faaliyeti kaçınılmazdır. Bütün eksikliğine, yetersizliğine rağmen eğitim
sistemimizde din eğitimine yer verilmiş olması bu anlayışın bir sonucudur.
Devlet yapılanmasında Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun varlığı da
toplumun pratik din hizmetlerine olan ihtiyacının kurucu irade tarafından
önemsenip dikkate alındığını gösteren bir olgudur.
Sosyal açılımlı hizmet
anlayışı İslâmî din hizmetinin temel niteliğini oluşturur. Nitekim, tebliğin en
önemli atılımları mescit dışında, insanlarla birebir iletişim kurmak yolu ile
gerçekleştirilmiştir. Unutmamak gerekir ki, o dönemde bugünkü anlamda bir mescit
kavramı henüz ortaya çıkmış değildi.
Müddessir suresinin
inmesiyle Kur’an, halkla doğrudan ve açıkça ilişki kurarak dini tebliğ yöntemini
devreye soktu. O zamana kadar -yaklaşık üç veya dört yıldır- davet gizli
yapılıyordu. Bu noktadan sonra Hz. Peygamber’i ve etrafındaki müminlerin yoğun
bir tebliğ ve irşat faaliyetinin içinde görüyoruz. Bu anlamdaki tebliğ
faaliyetlerinin tipik örneğini Abese suresinin ilk ayetlerinde görmekteyiz.
Kâinatın efendisi görüşmekte olduğu müşrik liderlerden birine dini tebliğ
etmekte, onun Müslüman olmasını sağlamaya çalışmaktadır. Allah’ın Rasulü yaptığı
işe öylesine yoğunlaşmıştır ki, “Beni de aydınlat ya Rasullellah” diye gelen
sahabiye iltifat etme fırsatı bulamamıştı. Hz. Peygamber’in aldığı ilâhî
uyarılardan birinin arka plânında işte bu olay vardı. (Abese, 1-12) Taif’teki
Sakif kabilesinin; Medine’deki Evs ve Hazrec kabileleri ile Mekke’ye gelen
göçebe Arap kabileleri üzerinde yoğunlaştırılan tebliğ faaliyetleri yine Mekke
döneminde gerçekleşmişti.
Başta toplu ibadetlerin
ifası olmak üzere zamanın şartları içinde pek çok dinî, sosyal ve siyasal
hizmete mekân teşkil eden mescidin ortaya çıktığı Medine döneminde de din
hizmetlerinin eksenini oluşturan faaliyetler ağırlıklı olarak mescit dışında
gerçekleşmiştir. Çeşitli devlet başkanlarına gönderilen İslâm’a davet mektupları
(M. 628) ve elçi görevlendirmeleri bu tür “hizmet faaliyetleri”nin ilk akla
gelenlerindendir. Tarihî süreç içinde din hizmetleri zaman ve zemine göre
nitelik ve usul açısından çeşitlilik arz etmişse de temelde toplumun her
kesimine ulaşma hedefi işin özünde daima var ola gelmiştir.
Dinin güttüğü “toplumu
iyileştirme” amacını gerçekleştirmek üzere alanında uzman kişilerce yürütülen
faaliyetlerin tümüne hizmet diyoruz. Kur’an, bu hizmeti sunacak özel bir hizmet
gurubunun oluşturulmasını öngörmektedir. (Tevbe, 122) Günümüz şartlarında bu
hizmet grubu “din görevlileri”nde ifadesini bulmaktadır. Bu hizmet erlerini
istihdam eden Diyanet İşleri Başkanlığı, din hizmetlerini aynı anlayış
çerçevesinde, kanunla belirlenen esaslar dahilinde ibadet yerlerini/camileri
yönetmek ve halkı din konusunda aydınlatmak gibi iki temel görev üzerinden
yürütmektedir. Hizmeti hedef kitleler nezdinde fiilen icra edenler ise din
görevlileri ile vaizlerdir. Din hizmetinin halka ulaşan ucunda yer alan bu
unsurlar bir bakıma Başkanlığın temel var oluş sebebidir diyebiliriz. Hedef
kitle ile doğrudan ve sürekli teması sağlayan bu grubunun hizmetteki başarı
derecesi büyük ölçüde “din hizmeti” olgusundaki başarının da belirleyicisi
olacaktır. Böylesine önem taşıyan din görevliliği ve vaizlik görevlerinin,
sadece mihrap ve kürsü üzerinden başarıya ulaşmasının mümkün olmadığı açıktır.
Alan görevlilerinin “cami görevlisi” değil de “din görevlisi” diye nitelenmesi
anlamlıdır. Eğer mabet dinin sade belli bir kısmının pratiğe aktarıldığı mekân
ise ve din hayatın bütününü kapsıyorsa, din hizmetini cami hizmetleri ile eş
değer görmek son derece yanlış bir yaklaşım olur. Buna göre cami içi hizmetleri
din hizmeti mesaisinin sadece bir kısmından ibarettir. Asıl ve ağır görev cami
dışında, yaşanan çevrede, toplum içindeki günlük hayatta ifa edilecektir. “İmam”
(önder) unvanı gerçek anlamını cami dışında, sosyal çevrede, halk içinde
sergilenecek etkinliklerle bulacaktır. Memnuniyetle ifade etmek gerekir ki din
görevlilerimiz önemli ölçüde bu atılımcı anlayışa sahiptir. Ancak
eksikliklerimiz çoktur. Mevcutla yetinmeyip daha ileri noktalara ulaşmak için
daha çok çaba harcamak gerekiyor.
Hizmetin cami içi
etkinliklere indirgenmesi, pratikte dinin cami içi birtakım pratiklerle sınırlı
olarak algılanması ile sonuçlanacaktır. Din deyince, camide kılınan namazlar ile
cami avlusunda kılınan cenaze namazları akla gelir. Hâlbuki din, hayatın her
alanında “var”dır ve din hizmetinin de bu alanların tamamında verilmesi
gerekiyor. Bu sebeple din görevlisinin faaliyet alanı cami içi ile sınırlı
değildir. Belki cami, namaz ve diğer bazı ibadetlerin ifa edildiği bir mekân
olmak yanında topluma verilecek din hizmetlerinin enerji aldığı bir merkezdir
de. Günün en az beş vaktinde bu merkezde bulunan din görevlisini, bu vakitlerin
dışında toplumun diğer kesimleri ile de iletişim kuran, caminin üstlendiği
sembolik fonksiyonları âdeta onların ayağına götüren, yapıp eden, çözümler
getiren, koşan ve ulaşan bir etkinliğin öznesi olmak zorundadır. Din görevlisi
sahip olduğu konum sayesinde toplumun ekonomik, sosyolojik ve psikolojik
yapısından kaynaklanabilecek sıkıntıları tespit etme, çözüme katkı sağlama
imkânına sahip bulunmaktadır.
Cami dışı din hizmetlerinin
beklenen sonucu vermesi, bu hizmeti verenlerin gerekli donanıma sahip olması ile
mümkün olacaktır. Din alanında hizmetleri daha etkin ve verimli bir şekilde
yürütebilmenin yolu her bakımdan birikim ve donanımlı din görevlisi
yetiştirmekten geçmektedir. Din görevlilerimizin İslâm'ın temel ilkelerini
özümsemiş, eğitim ve kültür seviyeleri yüksek, kendisiyle ve toplumla barışık,
beşerî ilişkilerde topluma öncü, muhatabının dinî sorunlarına pratik çözümler
üretebilen, dinî ve ilmî verileri birlikte kullanabilen, topluma örnek insanlar
olarak yetiştirilmesine ihtiyaç vardır. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı bu
gerçeğin bilinci ile hizmet içi eğitim faaliyetlerine büyük bir önem
atfetmektedir. Öteden beri uygulana gelen din hizmeti yöntemleri, yeni imkânlar
da değerlendirilerek geliştirilmeye, hizmetlerin hızlı ve etkin bir şekilde
geniş kitlelere ulaşmasına çalışılmaktadır. Başkanlığın yayınları, hem din
hizmeti sunan mensuplarının bilgilerini tazelemeye, hem de teşvik edici,
yönlendirici bir çizgi sürdürmektedir. Yurt dışında, dünyanın çeşitli
yerlerindeki dindaşlarımıza da hizmet sunuluyor olması, bu hizmeti sunan
görevlilerin bulundukları ortamlara uyum sağlamaları kaçınılmaz bir gereklilik
kılıyor. Din hizmetinden söz ediyorsak, bunu cami ile sınırlı görmek yanlış
olur. Hizmet vermek için hizmet alanına inmek gerekir. Hizmetin alana ve kişiye
götürülmesi başarıyı yakalamanın başlıca şartlarından biridir. Din hizmeti alanı
tarihin hiçbir döneminde cami ile sınırlı olmadı. Şu veya bu şekilde halk/hedef
kitle ile iç içe oldu.
Halkımız duygusal plânda
yüksek bir dinî duyarlılığa sahiptir. Ancak, dinin hayata geçirilmesi ve düşünce
plânında etkin kılınması konusunda ne yazık ki aynı şeyi söylemek mümkün
değildir. Toplumumuzun büyük bir kesiminin din ile olan ilişkisi duygusal boyutu
aşmamaktadır. Bu durumun sadece yeterince doğru dinî bilgiye sahip olmamaktan
kaynaklandığı söylenemez. Doğru bilgiyi hayata aktaracak yönlendirme ve
cesaretlendirmenin de önemi büyüktür. Din görevlisinin sunacağı temel
hizmetlerden biri de doğru bilgilendirme yanında işte bu “yüreklendirme” işi
olacaktır. Din ancak, inanç, düşünce ve eylem gibi üç temel unsurun bir ahenk ve
bütünlük içinde tutulması ile kendisinden beklenen yapıcı etkiyi üretebilir.
Dinin temel amacı olan ahlâkî duyarlılık ve içtenlik ancak böyle bir yönelişin
hâkim olduğu ortamlarda boy atar. Hayatımızda bir şekilde yer alan, bizi bir
şekilde etkileyen dinin, bizi istenen ölçüde dönüştüremeyişinin sebebini burada
aramak gerekiyor.
Din hizmeti özü itibarı ile
“amatör”dür. Bu hizmeti yürütenlerin belli bir ekonomik ve sosyal güvenceye
sahip bulunması onların “profesyonel” oldukları anlamına gelmez, gelmemelidir.
Böyle bir zahirî görüntünün ortaya çıkması, günün sosyal ve ekonomik şartlarının
gereğidir. Genel anlamı ile din hizmeti “fisebilillah” yürütülmesi ve herkesin
üzerine düştüğü, gücünün yettiği ölçüde yerine getirmesi gereken bir görevdir.
Din hizmeti kavramını sadece
“din”in doğru bir şekilde anlatılıp yaşanmasını sağlamak, sınırları içinde
algılamak, bir noktada dinin varlık hikmetini gözden kaçırmak anlamına
gelecektir. Madem din “iyi insan-iyi kul”u amaçlıyor, o halde bu amaca ulaşmak
için gerekli olan her şeyin gerçekleşmesine çalışmak “dini”dir. Bu sebeple din
hizmeti sunanların, içinde bulundukları çevrenin sosyal ve kültürel hayatında
etkin ve oldurucu bir rol üstlenmesi gerekir.
Nişan ve düğün törenleri
gibi etkinlikler toplumsal hayatımızdaki önemli yapısal unsurlardan biridir.
Başta nikâh kıymak olmak üzere, dua ve hayırlı dileklerde bulunmak ve nasihat
etmek üzere din görevlisi/imam bu törenlerin icra edildiği meclislerde yer alır.
Sünnet cemiyetleri ve bebeklere isim koyma törenleri de bu tür dinî telkin ve
yönlendirmelerin yapılabilmesi için iyi bir fırsat ve elverişli bir ortam
sağlar.
Mevlit törenleri özellikle
Anadolu-İslâm kültüründe yüzyıllardan beri ilgi gören dinî-sosyal
etkinliklerdir. Başlangıçta Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doğum gününü kutlamak
amacı ile icra edilen bu törenler zamanla ölüm, sünnet cemiyetleri, ölmüş aile
büyüklerini, önemli kişileri anmak gibi pek çok münasebetle icra edilmektedir.
Mevlit cemiyetleri özellikle ev/aile ortamında icra edildiğinde çok daha özel
bir hava oluşabilmektedir. Mevlit okunmaya başlamadan önce okutucunun amacına
uygun bir üslûp içinde fazla uzun olmayan dinî/ahlâkî bazı hatırlatmalarda
bulunmak oldukça etkili ve kalıcı olmaktadır.
Hastaları ziyaret etmek,
onları teselli etmek, yalnızlıklarını, çaresizlik duygularının hafiflemesine
katkıda bulunmak Müslümanların dinî/ahlâkî bir görevidir. Din görevlisinin
çevresindeki hastaları ziyaret etmesi, ölenler için geride kalanlara taziyede
bulunması ayrı bir önem ve anlam ifade eder. Bu tür kısa buluşmalarda
gerçekleştirilecek küçük hatırlatma, telkin ve yönlendirmeler çok kere uzun ve
plânlı faaliyetlerden daha etkili olabilmektedir. Özellikle doğu ve güneydoğu
yörelerimizde taziye/başsağlığı dileme toplantıları bu tür yönlendirme ve
bilgilendirmeler için çok değerli fırsatlar sağlamaktır. Bilinçli ve donanımlı
din görevlilerimizin bu tür ortamlarda oldukça başarılı hizmetler verdiği
bilinmektedir.
Cenaze namazının kılındığı,
ilgili diğer işlemlerin yapıldığı zaman dilimleri ölüm ve ahiret gerçeğinin
iyice somutlaştığı, kalplerin yumuşadığı, her türlü dinî telkin ve hatırlatmaya
açık hale geldiği zamanlardır. Bu zamanların, din görevlisi tarafından çok iyi
değerlendirilmesi gerekiyor. Müslüman Türk toplumu bu ve benzeri dinî
vesilelerle hayatında dine mümkün olduğu kadar yer ayırmaya çalışmakta ve her
işinde dua ile Allah’ın manevî desteğini kazanmaya çalışmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığının öncülüğünde yurt içinde ve yurt dışında pek çok ülkede sergilenen Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri din hizmeti alanına yeni bir açılım sağlamış bulunmaktadır. Bu sayede cami dışı din hizmetleri konusunda önemli bir atılım sağlamış oluyor.
Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi |