Bu
bağlamda din görevlilerinin hedef kitlesinde; genelde halk, özelde ise “cami
cemaati” gibi zengin bir potansiyel bulunmaktadır. Diğer bir ifade ile bu halk
ve cemaat, din görevlilerimiz için tükenmez bir hazine ve servettir. Bunlarla
buluşmak, tanışmak, istişare etmek, birlikte hareket etmek, ortak konuları
paylaşmak ve topluca ibadet etmek hayati önem arz etmektedir. Bu fırsat ve
imkân, ancak din görevlileri aracılığı ile değerlendirilebilir. Çünkü bu
elemanlar sosyal hayatımızda insanlar için ortak bir mekân olan caminin
merkezinde yer almaktadırlar. Dolayısıyla vakit, cuma, teravih ve bayram
namazları başta olmak üzere cami içinde ve dışında birçok etkinlikte halkla
beraber bulunmaktadırlar. Hal böyle olunca onların, toplumla sürekli olarak bir
iletişim içinde olmaları gerekir. O halde bu fırsatın halkımızın lehine
değerlendirilmesi uğruna din görevlilerine tam destek verilmelidir.
Din, Birliği Emreder
İslam dini; birliği, beraberliği, sosyal dayanışmayı ve paylaşmayı emreden bir
dindir. Hiçbir zaman bireysel hareket etmeyi bölünüp parçalanmayı ve toplumun
kurallarına aykırı hareket etmeyi uygun görmez. Bu husus; ibadet ve cami
dışındaki olaylar için de geçerlidir. Kur’an-ı kerimde ifade edildiği gibi
sosyal dayanışma varlığımızın devamının temeli ve Allah’ın bir nimeti olarak
insanlara verilmiştir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın;
Parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize
düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti
sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz.” (Al-i İmran, 103)
İnsanlar, zekâ, düşünce ve yetenek bakımından farklı yaratılmış olabilir.
Aralarında düşünce ayrılıklarının olması da doğal karşılanabilir. Fakat
ayrılıklar düşünce düzeyinde kalmalıdır. Hoş görü ve karşılıklı saygı sınırını
aşarak kin, nefret ve düşmanlığa dönüşmemelidir. Özellikle Yüce Allah’ın
“Dosdoğru” yol olarak ifade ettiği ortak bir zemin üzerinde kalmaya özen
gösterilmelidir: “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka)
yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız
için Allah size bunu emretti.” (En’am, 153)
Görüldüğü gibi sosyal hayatın her alanında birlik ve beraberlik önem arz
etmektedir. Yüce Allah canlıları ve bitkileri bile çift ve birbirine muhtaç bir
şekilde yaratmıştır. Bunların hayattaki varlıkları, aynı zorunluluk çerçevesinde
devam etmektedir. Nitekim insan vücudunda yer alan el, ayak, göz ve kulak gibi
organlar bile birbirini destekler mahiyette çift yaratılmıştır. Sevgili
Peygamberimiz (s.a.s.) de iş ve davranışlarımız konusunda cemaat, birlik ve
beraberlikten ayrılmamayı hatırlatarak şöyle buyurmuşlardır: “Size cemaat
halinde (birlik ve beraberlik içinde) hareket etmek uygun düşer. Gruplara ve
ayrılıklara düşmekten sakınınız. Çünkü şeytan yalnız başına hareket eden kişi
ile beraberdir. (ona daha yakındır.) Oysaki o, iki kişi veya cemaat halinde
dayanışma içinde olanlardan uzaktır. (onlara zarar veremez.) Cennetin ortasında
olmak isteyenler, cemaatten ayrılmasın.” (et-Tac; Kitabü’l-Fiten, c. 5, s. 308)
Hayatın akışı içinde sıkça karşılaştığımız gibi birlik, beraberlik sosyal
dayanışma ve yardımlaşma her zaman ve her toplum için geçerlidir. İşin bu
kısmının bağımsız bir konu olarak ele alınması daha uygun olabilir. Biz bu
yazımızda daha çok din görevlilerimizin ilgi alanına giren cami cemaatini
merkeze alarak yoğunlaşmak istiyoruz. Çünkü bugün ülkemizde ve İslam dünyasında
camiler bütün yerleşim yerlerinde yapılmış bulunan çok önemli fiziki
mekânlardır.
Cami ve Cemaat
Cami; kelime olarak toplayıcı, toplayan ve insanları bir araya getiren mekânın
adıdır. Din görevlileri ise, hizmet etmek amacıyla bu yerlere atanan
elemanlardır. Böylece onların görev tanımı ve alanı büyük ölçüde camilerle
ilişkilidir. Çünkü bunlar günün, haftanın ve yılın belli anlarında burada bir
toplulukla yüz yüze gelmektedirler. Diğer taraftan cemaat sözcüğü de dinî yönden
namazı imamla birlikte kılan kimseleri ifade etmektedir. Nitekim İslam dini de
cemaat halinde ibadet etmeyi teşvik etmiştir. Öyle ki cemaatle namaz kılınması
sayesinde insanlar arasındaki manevi bağ daha da güçlenmektedir. Onların
birbirleriyle görüşmeleri, tanışmaları ve anlaşmaları kolaylaşmaktadır. Kendi
aralarında bilgi alışverişinde bulunmaları, disiplin, ahenk, sevgi ve saygı
ortamı sağlanmaktadır. Topluca ibadet imkânı temin edilmektedir. Kalpler huzur
ve sükûna ermektedir. Nitekim Hz, Peygamber (s.a.s.) de, hayatı boyunca namazı
cemaatle kıldırmıştır. Hastalığı anında ise vekâleti, Hz. Ebu Bekir’e vermiştir.
Fakat hasta haliyle bile cemaatin arasına katılmaya çalışmıştır. Bu husus,
İslam’da cemaatle namaz kılmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Öyle
ki düşman korkusunun bulunduğu yolculuk ve savaş anında bile cemaatle namaz
kılınması tavsiye edilmiştir. Bu nedenle her gün kılınan beş vakit namaz, cenaze
namazları ve ramazan ayında kılınan teravih namazının cemaatle eda edilmesi
vurgulanmıştır. Cuma ve bayram namazlarının ise zaten cemaatle kılınması
zorunludur. Sadece bazı kaynaklarda açıklandığı gibi şu mazeretler; camiye
gitmek ve cemaatle namaz kılmak hususunda birer engel olarak kabul edilmiştir.
Bunlar; hastalık, yolculuk hali, gece karanlığı, aşırı derecede sıcaklık veya
soğukluk, gözü görmemek, yürüyemeyecek derecede yaşlı veya felçli olmak, can
güvenliği olmamak, sarımsak yemiş olmak ve hastaya bakmak gibi hususlardır. Bu
ruhsatlara rağmen Ebu Hureyre (r.a.)’nin rivayet ettiği şu hadis cemaate devam
etmenin öneminin vurgulanması açısından çok anlamlıdır. Bir gün gözü görmeyen
bir adam Rasulüllah (s.a.s.)’a gelip; “Ey Allah’ın Rasulü; beni mescide
götürecek bir rehberim yok” diyerek ondan namazı evde kılmak için ruhsat istedi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) de izin verdi. Aynı kişi dönüp yürümeye başlayınca, geri
çağırıp; “Ezan sesini duyuyor musun?” diye sordu. “Evet” dedi. Öyleyse icabet et
buyurdu. (el-Cezeri; Camiu’l Usul, Terc. ve Şerh, K. Sandıkçı)
Ayrıca Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) cemaatle kılınan namazların yalnız başına
kılınanlardan daha faziletli olduğunu haber vermişlerdir: “Cemaatle kılınan
namaz yalnız başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.”
(Buhari, K. Ezan, 30) Bir kez daha hatırlatalım ki cemaat denince zihnimizde
zorluk ve çaresizlik oluşmamalıdır. Zira cemaatin çokluğu açısından bir sınır
yoktur. Bu sayı ne kadar çok olursa onun hayır ve bereketi de o kadar fazla
olacaktır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) söz konusu cemaatin oluşması için zorluk
değil kolaylığın yolunu da göstermiştir. Buna göre Efendimiz cemaatin iki
kişiden meydana gelebileceğini ifade etmişledir. (Buhari, Ezan, 35) O halde
imamdan başka bir kişinin katılmasıyla cemaatle namaz kılınabilecek ve aynı
sevap alınacaktır. Bu da yine cemaatin rahmetini ve bereketini göstermektedir.
Şu kadar var ki, bir yerleşim alanında belli bir imamı ve cemaatı bulunan bir
mahalle mescidinde cemaatle namaz kılma imkânı varken hemen yakınında ikinci bir
cemaat oluşturmak hoş karşılanmamıştır.
Bugün ülkemizde hizmet eden din görevlisi, cami ve cemaat üçlüsünü biraz daha
irdelemek gerekir. Türkiye’deki cami ve mescitlerin sayısı 78 500 kadardır.
Üstelik bunlar il, ilçe, mahalle, belde, köy ve mezra olmak üzere en ufak
yerleşim birimine kadar dağılmış bulunmaktadır. Söz konusu mekânlarda itikat,
ibadet ve ahlak alanında konuşmaların, telkinlerin ve aydınlatmaların sürekli
yapıldığını düşündüğümüzde bunların etki alanının ne kadar kapsamlı ve güçlü
olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır. Halkın nabzını bu ortak noktalarda tutmak
mümkündür. Her türlü bilimsel, sanatsal ve kültürel faaliyetler tabandan
başlayarak halka ulaştırılabilir. Şüphesiz ki söz konusu hizmetlerin hedefine
ulaşması için iyi yetişmiş, yüksek öğrenim görmüş, bilgi, deneyimli ve
kabiliyetli din görevlilerine ihtiyaç vardır. Bu cümleden olmak üzere
görevlilerimizin yüksek öğrenim görmeleri, ihtisas kurslarına katılmaları, bilgi
ve görgülerini arttırmak amacıyla yurt dışına gönderilmeleri tartışma konusu
bile olmamalıdır. Zira halen stratejik olarak ülkemizde dinin toplumsal hayat
üzerindeki etkisi daha çok camilerde anlatılmalıdır. Buna yaygın eğitim veya
hayat boyunca eğitim demek de mümkündür. Devletin bütün kurumları birbirine
yardımcı olmalıdır. Belli bir yaştan sonra örgün eğitime katılamayanlar sahipsiz
ve ilgisiz bırakılamaz. Öğretmenin, sağlık görevlisinin ve diğer kamu
görevlilerinin mesaisinden yararlandığımız kadar din görevlilerimizin
katkılarından da istifade etmeliyiz. Bunların görev alanlarının arasına duvarlar
örülmemelidir. Tersine herkesin aynı gemide olup kamu adına hizmet verdiği
unutulmamalıdır. Tarihimizde okul ve cami geleneği birbirinden çok uzak
değildir. Dolayısıyla bu iki kurum karşı karşıya getirilmemelidir. Çünkü
camiler; tarih boyunca çevrelerinde kurulan okullar, şifahaneler (sağlık
ocakları), kütüphaneler, öğrenci yurtları, aşhaneler ve hamamlar gibi külliye
diye adlanan bir bütünlük oluşturuyordu. Buralarda yetişen mezhep imamları,
müçtehitler ve düşünürler bilim ve sanat anlayışını yerleştirmeye
çalışmışlardır.
Her
gün değişik yerleşim birimlerinde meydana gelen, yazılı ve görsel medyada
karşılaştığımız haksızlık, bilgisizlik, aile dramları ve töre cinayetleri gibi
olaylar yüreğimizi ağzımıza getirmektedir. Üstelik bu görüntü ve yansımalar bizi
hem geriye götürmekte hem kamuoyu önünde mahcup etmektedir. Bu denli zengin
tarihi ve kültürel değerlere sahip olan milletimiz söz konusu imajı hak etmediği
düşüncesindeyiz. Hayat devam ettiği müddetçe insanımızın beklentilerine cevap
vermek zorundayız. Bilindiği gibi batı ülkelerinde de din hizmetleri kiliselerin
sorumluluğunda yürütülmektedir. Bu kurumlar kendi içlerinde devletten ayrı ve
bağımsız gibi görünseler bile iç ve dış faaliyetlerinde ülkenin genel
politikasıyla bir bütünlük sergilemektedir. Bu bağlamda bazen kiliseler;
çalışmalarını ve etkinliklerini misyonerlik kapsamında diğer ülkelere kadar
taşıyabilmektedirler. Söz konusu faaliyetlere destek verilmesinde de herhangi
bir sakınca görülmemektedir.
Yazımızı tamamlarken şu hususun altını bir kez daha çizmek istiyoruz.
Bazılarının iddia ettiği gibi yirminci asrın son çeyreğinde dinin sosyal
hayattaki etkinliği azalmamıştır. Tersine din; yirmi birinci asrın başında
ülkelerin, medeniyetlerin, kültürlerin ve siyasi dengelerin oluşumunda
belirleyici bir unsurdur. Buna bağlı olarak din görevlilerinin sorumluluğu da
artarak devam etmektedir. Şayet tekrar hatırlatmak gerekirse Allah’ın yardımı;
vakit, cuma, cenaze, teravih ve bayram namazları ile birlikteliğin olduğu her
yerde bizimle beraber olacaktır. Din görevlileri çevrelerine şunu anons
etmelidir. Artık zaman, birlik ve beraberlik zamanıdır. Ayrılık ve bireysel
hareket etmek haklılığımızı ve gücümüzü zayıflatır. Sakın topluluktan
ayrılmayın. Halkın arasına katılın. Huzurlu, güvenli ve mutlu olun.
Not: Bu yazı,
Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2009 sayısında yayınlanmıştır.